English - İngilizce
Daily Times – 2 Eylül 2008
GÖRÜŞ:
Hotanto Ahlâkı
Uri
Avnery
[*]
Günümüzde, iki büyük
imparatorluk –ABD ve Rusya- arasındaki Büyük Oyun, Ukrayna’dan Pakistan’a her
yerde devam etmektedir. Bu da, coğrafyanın ideolojiden daha önemli olduğunu
kanıtlıyor: komünizm geldi ve geçti, ama mücadele sanki hiçbir şey olmamış gibi
devam ediyor.
“Biri benim ineğimi çalarsa kötü, ben onun
ineğini çalarsam iyi” — bu ahlâki kural, Avrupa ırkçıları tarafından Güney
Afrika antik kabilelerinden Hotanto kabilesine atfedilir.
Sakartvelo, yani Batıdaki adıyla Gürcistan’dan
ayrılan iki bölge olan Abhazya ve Güney Osetya’nın bağımsızlıklarının Rusya
tarafından tanınmasına karşı ABD ve Avrupa ülkelerinin feryadını duyunca bu
ahlâki kuralı hatırlamamak mümkün değil.
Çok kısa bir süre önce Batı ülkeleri Sırbistan’dan ayrılan Kosova’yı
tanıdılar. Batı, Kosova nüfusunun Sırp olmadığını, kültür ve dilinin Sırp
olmadığını ve bu nedenle Sırbistan’dan bağımsızlığını alarak ayrılmaya hakkı
olduğunu ileri sürdü. Özellikle de Sırbistan’ın çok ciddi bir baskı kampanyası
başlatmasından sonra. Ben de bu görüşü bütün kalbimle destekliyorum. Birçok
arkadaşımın aksine, Kosovalıların bağımsızlaşmasına katkısı olan askerî
operasyonu da destekliyorum.
Atasözünün de dediği gibi, “koç için iyi olan koyun için de iyidir”. Kosova
için doğru olan şey, Abhazya ve Güney Osetya için daha az doğru değildir.
Yani, onlar için de iyidir. Bu bölgelerin halkı Gürcü değildir, kendi dilleri
ve köklü medeniyetleri vardır. Gürcistan’a neredeyse keyfî olarak
bağlanmışlardır ve Gürcistan’ın bir parçası olmayı istemiyorlar.
O halde bu iki olay arasındaki fark nedir? Aslında çok büyük bir fark var:
Kosova’nın bağımsızlığı Amerikalılar tarafından desteklendi ve Ruslar karşı
çıktı. O halde iyidir. Abhazya ve Güney Osetya’nın bağımsızlığı Ruslar
tarafından desteklendi ve Amerikalılar karşı çıktı. O halde kötüdür.
Romalıların dediği gibi: Quod licet Iovi, non licet bovi — Jüpiter’e serbest
olanın öküze de serbest olması gerekmez.
Ben bu ahlâki sistemi kabul etmiyorum. Bütün bu bölgelerin özgürlüğünü
destekliyorum.
Bence, sadece basit bir ilke vardır ve bu ilke herkese uygulanır: Bir ülkeden
ayrılmak isteyen bütün bölgelerin ayrılmaya hakkı vardır. Bu açıdan bakılınca,
bana göre Kosovalılar, Abhazlar, Basklar, İskoçlar ve Filistinliler arasında
fark yoktur. Herkese uygulanabilecek tek kural vardır.
Bir zamanlar bu ilkenin uygulanmasına olanak yoktu. Birkaç yüzbin nüfusu olan
bir ülke, ekonomik olarak kendi ayakları üstünde duramaz ve askerî olarak
kendini savunamazdı.
Bu, güçlü bir halkın, güvenlik, düzen ve uygun yaşam standardını garanti
edebilecek büyüklükte bir devlet yaratmak için kendi dilini ve kültürünü daha
zayıf halklara empoze ettiği “ulus devlet” çağıydı. Fransa kendini Bretonlara
ve Korsikalılara, İspanya Katalanlara ve Basklara, İngiltere Gallere,
İskoçlara ve İrlandalılara kabul ettirdi.
Bu gerçeklik şimdi değişmiştir. “Ulus devlet”in işlevlerinin çoğu uluslar üstü
yapılara devredilmiştir: ABD gibi büyük federasyonlar, AB gibi büyük
ortaklıklar. Bu gibi kurumlarda, Almanya gibi büyük devletlerin yanında
Lüxemburg gibi küçük ülkelere de yer vardır. Belçika ayrılır ve Flaman devleti
yanında bir Valon devleti kurulursa her ikisi de AB’ye kabul edilecek ve kimse
incinmeyecektir. Yugoslavya parçalara ayrıldı ve ayrılan parçaların her biri
bugün AB’ye girdi ve girecek.
Aynı şey eski Sovyetler Birliğine de oldu. Gürcistan Rusya’dan ayrılarak
kendini bağımsızlaştırdı. Aynı hakla ve aynı mantıkla Abhazya da kendini
Gürcistan’dan bağımsızlaştırabilir.
Ama bu durumda bir ülke parçalanmaktan nasıl
kurtulabilir? Çok basit: kanatları altında yaşayan küçük halkları, burada
kalmanın kendileri için iyi olduğuna ikna etmek zorundadır. Eğer İskoçlar
Birleşik Krallık içinde tam eşitlikten yararlandıklarına, yeterli özerkliğe
sahip oldukları ve ortak pastadan âdil bir pay aldıklarına, kültür ve
geleneklerine saygı gösterildiğine inanıyorlarsa orada kalmaya karar
verebilirler. Benzer bir tartışma on yıllardan beri Kanada’nın Fransızca
konuşan Quebec eyaleti için sürmektedir.
Dünyadaki genel eğilim, bölgesel örgütlerin
işlevlerini genişletmek ve halklara ana ülkelerinden ayrılarak kendi
devletlerini kurma izni vermek yönündedir. Sovyetler Birliğinde,
Yugoslavya’da, Çekoslavakya’da, Sırbistan ve Gürcistan’da da olan budur. Bu,
birçok başka ülkede de olmak zorundadır.
Bunun tersine bir yöne gitmek ve örneğin iki uluslu bir İsrail-Filistin
devleti kurmak isteyenler, en basit deyişle çağın ruhuna karşı geliyorlar
demektir.
Şu anda Gürcistan ve Rusya arasındaki ağız dalaşının tarihsel arka planı
budur. “Haklı olan taraf” diye bir şey yoktur. Ellerinden Çeçen özgürlük
savaşçılarının kanı damlayan Vladimir Putin’in Güney Osetya’nın ayrılma
hakkını yüceltmesi oldukça gülünçtür. Mikheil Saakashvili’nin ayrılıkçı
bölgelerin özgürlük savaşını Sovyet işgali altındaki Çekoslovakya’ya
benzetmesi de aynı derecede gülünçtür.
Bu çatışma bana kendi tarihimizi hatırlattı. 1967 baharında, bir İsrail
generalinin Mısır lideri Cemal Abdül Nasır’ın Sina Yarımadasına asker
çıkarması için her gece dua ettiğini söylediğini duymuştum. Birkaç ay sonra
Nasır bu tuzağa düştü. Gerisi tarihe ait bir konu.
Şimdi Saakashvili de tam olarak aynısını yaptı. Ruslar onun Güney Osetya’yı
işgal etmesi için dua ediyordu. Bu tuzağa düştüğünde, Ruslar ona bizim
Mısırlılara yaptığımızı yaptı. Bu sadece altı gün dürdü, aynı bizimkinin altı
gün sürdüğü gibi.
Saakashvili’nin aklından neler geçtiğini kimse bilemez. Deneyimsiz, ABD’de
eğitim almış, ayrılıkçı bölgeleri tekrar anavatana dahil etme sözü vermesinin
etkisiyle iktidara gelmiş birisi. Dünya bunun gibi, kin, nefret, aşırı
milliyetçilik ve ırkçılık üzerine kariyer kuran demagoglarla dolu. Bunlardan
bizde de çok var.
Ama bir demagogun bile mutlaka aptal olması gerekmez. Her alanda iflâs etmiş
olan Başkan Bush’un kendisine yardıma koşacağına mı inanıyordu? Amerika’nın
harcanacak askeri olmadığını bilmiyor muydu? Bush’un savaşçı söylemlerinin
rüzgârla gittiğini bilmiyor muydu? NATO’nun kağıttan bir kaplan olduğunu
bilmiyor muydu? Gürcistan ordusunun savaş ateşinde tereyağı gibi eriyeceğini
bilmiyor muydu?
Bu hikayenin bizimle ilgili tarafı ilginç geliyor.
Gürcistan hükümetinde, İsrail’de büyümüş ve eğitimini İsrail’de almış birçok
bakan var. Savunma Bakanı ve -ayrılıkçı bölgeleri- Bütünleştirme Bakanı aynı
zamanda İsrail vatandaşı. Ve daha da önemlisi: Gürcistan ordusunun seçkin
birimleri, -II. Lübnan Savaşını kaybetmekle suçlanan subay da dahil olmak
üzere- İsrailli subaylar tarafından eğitilmiştir. Amerikalılar da Gürcistan
ordusunu eğitmek için epey çaba sarf etmiştir.
Yabancı bir orduyu eğitmenin mümkün olduğu fikri bana hep gülünç gelmiştir.
Kuşkusuz teknik bazı şeyler öğretilebilir: özel bazı silahların nasıl
kullanılacağı, tabur ölçeğinde manevra yönetimi gibi. –İşgal altındaki bir
halka jandarmalık yapmaktan farklı olarak- gerçek bir savaşa katılmış olan
herkes, konunun teknik yönünün tâli önemde olduğunu bilir. Önemli olan
askerlerin ruhu, canlarını feda etmeye hazır olmaları, motivasyonları, savaşan
birimlerin insan kalitesi ve komuta kademesidir.
Bu tür şeyler yabancılar tarafından verilemez. Her ordu, kendi toplumunun bir
parçasıdır ve toplumun kalitesi ordunun kalitesini belirler. Bu özellikle
sayıca mutlak üstünlüğe sahip bir orduya karşı yapılan savaşta böyledir. Biz
bunu 1948 yılında, David Ben-Gurion bizi İngiltere ordusunda eğitim almış
subaylara bağlamak istediğinde yaşadık. Biz askerler ise, bizim yeraltı
ordumuzda yetişmiş, hayatında askerî akademi görmemiş olan kendi
komutanlarımızı tercih etmiştik.
Sadece teknik bakışa sahip profesyonel generaller, Afganistan, Irak veya
Gürcistan gibi bir başka halkın ve bir başka kültürün “askerlerini”
eğitebileceklerini sanırlar.
Bizim subaylarımızın gelişmiş bir başka özelliği de kibirleridir. Tabi bu
İsrail ordusunun makul standartlarından kaynaklanmaktadır. Eğer İsrailli
subaylar Gürcü meslekdaşlarını güçlü Rus ordusunu yenebileceklerine
inandırarak bu kibirleri ile etkilemişlerse onlara karşı büyük bir günah
işlemişler demektir.
Ben bunun, söylendiği gibi ikinci Soğuk Savaşın başlangıcı olduğuna
inanmıyorum. Ama Büyük Oyun’un devamı olduğuna kuşku yoktur.
“Büyük Oyun” ismi, o zamanki iki büyük İmparatorluk olan Rusya ile İngiltere
arasında Rusya’nın güney sınırında 19. yüzyıl boyunca süren gizli ve durmak
bilmez mücadeleye verilen isimdi. Gizli ajanlar ve o kadar gizli olmayan
ordular, -bugünkü Pakistan’ı da içine alacak şekilde- Hindistan, Afganistan ve
İran’ın vs. sınır bölgelerinde kol geziyordu. Bugün Taliban’a karşı yürütülen
savaşta yıldızlaşan Pakistan’ın “Kuzey-Batı Cephesi” daha o zaman bile bir
efsane olmuştu.
Günümüzde, iki büyük imparatorluk –ABD ve Rusya- arasındaki Büyük Oyun,
Ukrayna’dan Pakistan’a her yerde devam etmektedir. Bu da, coğrafyanın
ideolojiden daha önemli olduğunu kanıtlıyor: komünizm geldi ve geçti, ama
mücadele sanki hiçbir şey olmamış gibi devam ediyor.
Gürcistan bu satranç oyununda sadece bir maşadır. Girişimin asıl sahibi
ABD’dir: Rusya’yı, ABD politikasının bir silahı olan NATO ile bütün
sınırlarından kuşatmak istiyor. Bu rakip imparatorluğa karşı doğrudan bir
tehdittir. Rusya ise kendi açısından, Batı için yaşamsal önem taşıyan petrol
ve gaz gibi kaynaklar ve iletim yolları üzerindeki kontrolünü genişletmek
istiyor. Bu bir felakete yol açabilir.
Henry Kissinger, budala bir poltikacı haline gelmeden önce henüz bilge bir
tarihçi iken önemli bir ilkeyi açıklamıştı: dünyada istikrarı korumak için,
bütün tarafların sisteme dahil edilmesi gereklidir. Eğer bir taraf dışarıda
bırakılırsa sistem tehlikede demektir.
Bu konuda örnek olarak Napolyon savaşlarındaki
büyük güçlerin “Kutsal İttifak”ını göstermiştir. O zamanın başlarında
Avusturya Prensi Clemens von Metternich olan bilge devlet adamları, yenik
Fransızları dışarıda bırakmamaya özen göstermiş ve aksine onlara Avrupa
Uyumunda önemli bir yer vermişlerdi.
Şimdiki Amerikan politikası, Rusya’yı sistemin dışına atmaya çalışması nedeni
ile bütün dünya için bir tehlike oluşturmaktadır. (Yükselmekte olan Çin’in
gücünden söz etmiyorum bile.)
Büyük kabadayılar arasındaki mücadeleye müdahil olan küçük ülkeler arada
sıkışma tehlikesi ile karşı karşıyadır. Aynen geçmişte Polonya’ya olduğu gibi.
Ve Polonya o zaman olanlardan ders almış gibi görünmüyor. Gürcistan ve
Ukrayna’ya, Polonyalıları değil, II. Dünya Savaşından beri bilgece bir
politika izleyen Finlileri örnek alması tavsiye edilmelidir: Kendi
bağımsızlıklarını korudular ama güçlü komşularının çıkarlarını da dikkate
almaya çalıştılar.
Biz İsrailliler de belki bütün bu olup bitenlerden bir şeyler öğrenebiliriz:
güçlü bir büyük imparatorluğun tebaası olarak diğer rakip imparatorluğu
kışkırtmak güvenli bir yol değildir. Rusya bölgemize geri dönüyor ve bizim
Amerikan yayılmacılığını destekleyen her hareketimiz, Suriye ve İran’ın
yararına olarak Rusya tarafından karşılık bulacaktır.
O halde Hotanto ahlâkını benimsemeyelim. Bu hem akıllıca değil hem de hiç
ahlâklı değil.